küçük bir sahil kasabasında olmamıza gerek yoktu karıncayı, kedilerin işediği çimleri dert etmemek için. "yatma yere karınca yürür içine!" bırak, yürüsün. senden katlarca küçük bir şeyden neden korkarsın? ısırır. bırak, ısırsın. en fazla kaşınır. değer mi çimleri öpmekten kusur kalmaya? değmez. attığım her adımda alice'i anlayabilirdim. harikalar diyarı değildi belki ayakların yere basarken, ama bitince; ilk akla geleniydi. çünkü bir yere harikalar diyarı demek için kriterleri yükseklerden değildik. bir elektroşok aletini hissetmiyorsan yakınında, orası harikalar diyarı denebilecek en doğru yerdir. kahve suyu az gelmişse kahve fincanına, kahveye doymazsın. sıkılmadan dönmek, aynen ona benziyor işte. önce sıkılmak gerekirdi, bir şeyleri bırakıp gittiğini hissetmemek için. saydım, on olmuş. istediği kadar on olsun, istediği kadar beş olsun; vedalaşma denen şey; kötüdür. net.
uyum, önemlidir. eğer uymuyorsa bir şeyin kılıfı; onunla yaşamaya başladıktan sonra başka bir kılıf gösterilince, bir elindekine bir de yaşadığına bakarsın. ve elindeki kılıf aslında o kadar uygundur ki yanındakine. lumos tutulsa gözlerine, bir araba çarpsa kör oğlana tek bir cümle kurardı "görüyorum!". kör et beni demedim, ama bazıları var ki; estetik denen terimin neden ortaya atıldığını etkileyici bir şekilde açıklar, sadece öylece bakarsınız. siz öylece bakarken geçici körlük yaşarsınız. lumos, cebinizde bulunması gereken bir isviçre çakısı kadar itibarlıdır; hatta isviçre çakısı bok yemiştir lumos yanında.
"no new messages" görmek istediğim şey; kesinlikle sen değilsin.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder