bir korku filmi karesi değil bu ama ilk akla geleni. yalnızca ben etrafında dolanıyorum, sesim son süratle çıkıyor resmen. konuşuyorum. kesinlikle bir bağırtı değil bu. en huzurlu anda nasıl çıkıyorsa sesim öyle çıkıyor. konuşuyorum. bir sürü kelime döküyorum ortaya. sen bir koltukta oturmuş kollarını bağlamış tek bir noktaya bakıyorsun. önce beni dinlediğini, dediklerimi ölçüp biçtiğini düşünüyorum. ama sonra lafımın ortasında gidiyorsun. evet hiçbirşey demeden gidiyorsun. arkandan geliyorum. bir odadayız. tanıdık bir kaç fotoğraf var. burası senin odan olmalı. senin düşüncenin düşü olmalı diyorum. bir masanın başına varıyorsun. önünde kocaman bir şehir. senin şehrin. en kutsal kutulara sarıp sarmaladğın bir sürü kelimelerin yazdıldığı bir şehir var önünde. yanaklarını ellerinle kapatıyorsun. derin bir nefes. derin iki nefes. derin üç nefes. değişiklik yok gibi halet-i ruhiyede. hala şehrin sular altında gibi. elini tutuyorum. farkında değilsin. konuşuyorum. sanki işe yarayacak gibi. boşun moral vermeye çalışma diyeceksin biraz sonra. ve ben fazlasıyla toparlama cümleleri kurarken batıracağım tüm cümleleri su dolu şehrinin en dibindeki bir yaşam formuna. dönüp bakmalısın buanda. evet beklenen bir sahne var beklenen replikler var bu anda senden. ama hiçbirşey olağan değil şu an şu dk. herşey öyle karmaşık duruyor ki. sanki herşeyin bir paralelliği olduğuna inanadırmak istiyorsun. burası bizim paralel evrenimiz işte diyeceksin biraz sonra. bekliyorum hani bu cümleyi. o kadar olabiletisi olduğuna inandım bu eylemlerden.
susmayı mı sevmeliyim? yoksa konuşmayı mı? yoksa sadece etrafında dolanan insan olup sergi salonu gezer gibi seni izlemeli miyim?
"kukla salonunda kuklaların canlanmasını isteyen küçük çocuk gibi..
kendi kendine konuşurken yansımasının taklit değil de tedavi yöntemi bildirmesini istemek gibi.."
en iyisini elliott bilir ya. çalar mısın elliott.. susma lütfen. between the bars'ından olsun.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder