çok kahve içilmiş günlere gelsin o zaman...
eskiydi her şey aslında. fazlasıyla tozlu. şimdi düşününce nereden çıkılıp gelinmiştir ki acaba diye düşünüyorum. pek düşünesim gelmiyor.
masa başında oturup konuşmuşluğumuz sadece, şu kadıköyün en kirli bir o kadar parlak manzarasına sahip yerlerden birindeydi herhalde. dilini dilimi bilmeyen bir yerin, kadıköyü ayakları altına seren bir yer. belki o asansörü son dakikada yakalamamış olsan şimdi en üst katta işim yokken oraya hiç çıkmamış, o gün saatinde olmam gereken derste olmuş, sigara içmene eşlik etmemiş, ve o ilk defa kıvamı tutmuş kahveyi içmemiş olacaktım.
sadece bir kahve içimlik muhabbetti aslında. adını sormuş muydum? sanırım söylemiştin. ama pek net değildi. sonra sadece kahve almaya gidildiğinde görülen fondaki insan silüeti olarak var olmak hayatlarda. merhaba ve günaydınlar kadar hızlı gelmez nasılsın nasıl gidiyorlar. giriş ne kadar iyi olursa gelişme de o kadar iyi olmalıdır.
evde kedi ve ben ben ve kedi ikilisi olarak hayat bulmuşken kapının gecenin köründe çalışı kadar iyi bir gelişme yapılamazdı elbette. gece çalan kapılardan korktuğumu sonra öğrensen de... kahveyi 2 tatlı kaşığı ve sadece yarım şekerle içtiğini o gece öğrenecektim mesela. uyku düzeninin ne kötü olduğunu sabaha karşı ben çoktan sızmışken anlatacaktın sen ama ben duymamış olacaktım ve sen de uyudun mu? diye fısıldayacaktın. elbette bunu da duymayacaktım da sen anlatacaktın işte sabah kahvaltısında.
zamanlama konusunda ne kadar iyi olduğunu söylememe gerek yoktu. 12den sonra kurt adamları, vampirleri bilumum korku filmi karakterlerinin evimde kol gezmesini beklerken sen çalmıştın kapıyı. seni görmek şaşırttığı kadar mutlu etmişti. adres bulmanın bu kadar kolay olduğunu bilmiyorum. adres demişken; sahi, nasıl bulmuştun evi? sıcaktan mayışan beni " hadi kar topu oynayalım bırak yarıda ne yapıyorsan ! " diye ayıltışın. kar meleği olmayı severim ben, yan yana iki tane yapılandan. ikincisini sen benim için yapmış oldun kırmızı gökyüzünü izlerken.
bol bol kahve içilen bir gece, sonra patatesli yumurta. yumurta sevmediğimi o sabah mı öğrenmiştin? ama sen çok güzel yemek yaparsın, yumurtayı bile güzelleştirecek kadar.
zamanlama konusunda her zaman iyi değildin. mesela, yatılı misafirler kadar benimsenmek için iyi bir zamanda değildin. nereden çıktı şimdi bu misafir diyebilirdim. çok alışmadan gitmesini istediklerimden olacaktın mesela bundan iki gün sonra. çünkü bilirdim ki hep alışınca gelirdi bu gitme zamanı belli değilmiş gibi ziyaretlerin sonu. söyleyeceklerini kapıda birbirinden yemek tarifi alan gelin-görümce diyaloğuna çevirmemeliydin. oysa içeride çok zaman vardı. filmi durdurma sebebinin elleri ne kadar sevdiğini hatırlatmak olduğunu sanmıyorum. mesela o anda söyleyebilirdin . sonra fotoğraflarını çekerken elimden makineyi kapıp ne olduğunu sormama rağmen " böyle de çekebiliyor musun ? " diyeceğine söyleyebilirdin. söyleyeceklerim var dediğinde kapının eşiğinde durmuyor olmalıydın. çünkü kimse eşikten geri dönmeni istemezdi. " tatilin son günü" ndeki zorlanılan ayrılıklara ne gerek vardı? oysa daha içilecek iki kaşık daha kahve vardı, kahveni yapıp dinlerdim ben seni pek sorun olmazdı.
şimdi yine o şarkı çalıyor. bizden bir şeyler mırıldıyor. ama bu sefer sadece şapşal bir dizi, battaniye ve yapılacak zilyon tane iş duruyor. ve sense beni duyamayacak kadar uzaktasın. izmirde değilsin biliyorum da neredesin bilmiyorum ? sahi, neredesin?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder