20100428

epik.

uzun bir savaş olmuştu, iyi ve kötü çoktu, saflar belli değildi. herkes birbirine karışmıştı. bazen elinde kırmızı bir kılıç varken, bazen yeşile dönüyordu. kim için ne için olduğu belli olmayan sadece bir kusma eylemiydi bu. kimin ne için savaştığı sadece kendini ilgilendiriyordu. " toplanıp savaşalım. " gibi bir şeydi bu.

cübbede kallavi bir yarık vardı. cübbenin altındaydı asıl " kallavi " sıfatının sahibi. sırtında bir pençenin yarıkları vardı, beşini de geçirmişti küçük elleriyle. elleri küçücüktü ve çirkinliğinden tüm evren kirlilik zerresini alırdı.

bu soğukta pek yol kat edemezdi yarasıyla. yine de soğuğa aldırmadan ilerledi. epeyce yol aldı. bir kule gördü. siyah bulutların hakim olduğu bir kule. içeriden sadece bir melodi geliyordu. gittikçe tınısı netleşen bir melodi. tanıdıktı. sanki biraz sonra o " tanıdım seni " bakışı parlayacaktı gözlerde.

kulenin cazibesi bir çocuğun ilk oyuncağını eline aldığındaki ışıltılı ana sahipti. müzik sadece kendine doğru çekiyordu. ilerledi kuleye doğru dinlemeye başladı müziği. elinde kırmızı kılıcı, başında kapüşonu müziğin sardığı tepede, kurbanlarını ve hiç kırmızıyı tatmamış olan benliği geçiriyordu aklından.

yola çıkarken, daha canını acıtmamışken, ama canı fazlasıyla acımışken söylediği tek bir söz öbeği vardı " you don't know the power of the dark side . " şimdi, o sığındığı dark side'dı; onun bu denli sağlam yarayla kara kuleye sığınmasına neden olan. bütün aydınlık tarafın hediyeleri:

" lütfen hattan ayrılmayınız sizi yetkili bir beşere aktarıyoruz. "

otomatik sesi eşliğinde beklemeye alınırken; bütün karanlık tarafın hediyeleri bir bir serpiliyordu yere. hepsi altın oran kullanılmış gibi ne eksik ne fazlaydı. yaptıklarının tam karşılığı, kararında bir acıydı bu. pür bir parçalanma hissiydi. ve adı karanlığın hediyesiydi işte.

kılıcını attı yere ve duraksadı. sırtındaki yarasını aklından çıkaramıyordu bir türlü. öldürmemişti belki o yaratık onu. ama fazlasıyla güçsüz düşürmüştü. kin ve yas geziyordu damarlarında. kinini ve yasını; pençelerini üzerinde gezdirirken zehrini kanına zerk eden yaratığa borçluydu.

karanlıktan korkmuyordu kulağında space-dye vest çınlarken. karanlık lord'un onu bu tanıdık tınıyla koruyacağını biliyordu. karanlığın arkasından kocaman bir pegasus belirirdi eğer karanlıklar lordu isteseydi, beyazı. kapıyı o açana kadar, çalmamaya söz verdi. uzun ve güzel elleriyle piyano çalmaya ara verdiği bir anda kapıyı aralayacak ve içeri buyur edecekti karanlık lord. sıcak çikolata eşliğinde space-dye vest dinlemeye devam edeceklerdi.

bunları görmesine daha epeyce vardı. şimdi " beklemek " sahneye çıkıyordu. biraz kenara kaydı ve bekleyiş arzı endam eyledi kara kulenin önüne.

Hiç yorum yok: