- yokluğun varlığından daha harf sahibi, hiç bu kadar sessiz değil etraf yokluğunda. selam veren kızı bile hatırlamıyorsun. hey, merhaba ? burada mısın ?
sadece söylediğim cümlelerin yerlerini değiştirip, kafasını dizlerine gömüyor. bakıyorum olduğumuz yere, tarihin en çetrefilli işçiliğini yemiş, hazmetmiş ve bütün kimyasalları bedeninde tutan bir yer. sesler var, hepsi yankı. insanlar var, yalnıza ben net görebiliyorum. o kendine bile net olmadığı için bir sıkıntı yok. sık sık gözlerimi ovuşturma sebebim, belki biraz daha stabil olabilir umudu. önümde, onun teninden pek fazla olmasa da, beyaz bir kağıt. benim için yarısına kadar doldurulmuş neyseki. evet, asıl kısım boşlukları benim doldurmam. ben bu kadar boşken içimden yalnızca boşluk doğurabiliyorum. bir kaç şey karalıyorum, onca alim ulemanın hatırı kalsın istemiyorum, kahve içmişliğimiz var.
- aşık olduğun bir insandan da nefret edebilirsin, içindeki saçmalığı değiştirmez aşık olman. aşık olman başkadır, kişinin saçma olması başka.
iki cümleyi bir araya yalnızca sevgi sözcüklerini kullanmak için, yanında uyandığında yine seni öpücüklere boğmak için bekleyen biri varsa, ve onun için, şu klişeler tanrısı " aşka olan inancım.." la başlayan cümlelerinin öznesinin sahibi böyle cümlesiz ve boşlukları dolmayan bir beyaz kağıtsa; yanına bir soru işareti koymak istiyorum. ne komiktir. insan aşık olduğu birini sadece bir obje olarak mı görür? en yakın dostlarından biri sevgilin olmaz ki zamanla?
duruyorum biraz. sonra sarf ettiğimi sandığım her cümleyi sadece kuşu böceği, yağmurdan ıslanmış kediyi izlerken içime akıttığımı fark ediyorum. iç sesim öyle yoğun ki, yanımda adını bilmediğim, adını biraz önce öğrendiğim biri var. bir de o. üçüne kavganın ortasında kalmış altı yaşında bir çocuk kadar sıkılgan ve tedirgin gözlerle bakıyorum. gördüğüm fotoğrafın hep bir karesinde kalaydı keşke diyorum. kısa bir süre önce kurulan o iğreti cümle geliyor aklıma;
- oysa ne güzel gülüyorsun, sadece gül o zaman.
sonra bu cümleyi onun için değiştiriyorum.
- oysa ne kadar güzel ellerin var, sadece ellerini izleyeyim o zaman.
ergenlik triplerini atamamış kocaman adamların içinde, otuzunu geçmiş bir kadın gibi kalıyorum. bir altı yaşıma dönüyor bir otuzumu izliyorum. başlangıçta " her şey ne de pürüzsüz " denen, beşerlerin elbette ki beşerliklerine has yükleri de gelecektir. ağırlığından değildir ki insanın biraz oturduğu bankta öteye kaymaları, yapılmaya başlanan kremanın sütünün bozuk olduğunu fark etmek gibi bir hale gelmesidir. kitabın arka yazısına aldanıp içinin berbat, kelimelerinse karma karışık olduğu bir kitap düşünsene, oysa ne kadar güzeldi arka kapak yazısında. şimdiyse kitabın olağan değerinden harf bile kalmadı.
biraz sanat yaptığını sanan kötü bir senaryonun berbat oyuncuları olsak, ve ben ağız dolusu küfürler yazılmış bir senaryonun repliklerine sahip olsam, " ne boktan bir iş dönüyor lan burada " diyebilirim. hatta daha nice küfrü de peşi sıra kaydırak haline getirebilirim dilimde, dilimin ucuna geçip ellerini açıp çocuğunu tutacak bir anne gibi bekleyebilirler hepsine gelecek küfür taneciklerini.
156'yı aradığımda koşup gelecek misin danimarkalardan kulağıma comforting sounds mırıldanmaya mew ? bu yağmurun sabahında öyle kötü bir güne giriş gelişme sonuç yazdım ki, hayatımın en sıkıcı yüzyirmidakikasını ağır çekimde bir filmin pornografik ögesi olarak kullanabilirsin. beynimin ırzına geçişini ingilteredeki hayatından örnek verenlerin yağmurları ve bir sigara eşliğinde, izleyebilirsin.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder